logo logo

BİZİ TAKİP EDİN

Röportaj 16 Mayıs 2020

Cem Davran '' Hala çocukluk rüyamı yaşıyorum''

Muharrem Cem Davran, Türk oyuncu ve sunucu. Babası Mehmet Davran da uzun yıllar Şehir Tiyatroları Aksesuar Şefliği yapmıştır. Kameralar karşısına ilk kez 1978 yılında yayınlanan Taşı Toprağı Altın Şehir adlı sinema filminde canlandırdığı Tahir karakteri ile geçen Cem Davran; Tatlı Bedüş, Ruhsar, Şaşı Felek Çıkmazı, Aşk Meydan Savaşı, Bana Abi De, Patron Kim, Yuvam Yıkılmasın, Çocuğun Var Derdin Var, İlk Göz Ağrısı, Deli Dolu, Fesupanallah gibi bir çok dizi ve filmde yer alan değerli oyuncumuz Cem Davran ile sohbet ettik.


Merhabalar Cem Bey, kariyerinizde bir çok dizi, film ve Tiyatrolarda rol adlınız. Son olarak Cem Yılmaz'ın yazıp yönettiği “Kara Komik Filmler" de rol aldınız. Altın Kelebek Ödül Töreni’nde sunuculuk yaptınız. Çok donanımlı ve dolgun bir kariyeriniz var. İlk başladığınız yıllarda bu kadar büyük işlere imza atacağınızı düşünüyor muydunuz? Bundan sonra da daha önümüzde katedilecek çok yol var mı diyorsunuz yoksa artık yavaşlayalım düşüncesinde misiniz?  Kariyerinizin zirve yıllarını hangi yıllarda görüyorsunuz? Açıkçası kariyer, zirve gibi tanımlarla hiç ilgim yok, olmadı. Elli altı yaşındayım, dolu dolu, yoğun bir hikâyem var. Şu an da böyle, sonrası da kısmetse böyle olacak. Kendim hakkında konuşmak aslında bir yanımı incitiyor genelde yada daha doğru bir söyleyişle, utanıp sıkılıyorum yaşadıklarımı tarif ederken. Heyecan verici bir çocukluk hayalinin peşinden koşuyorum sürekli. Yaptığım, yapmadığım, kabul ettiğim reddettiğim ne varsa çelişmeye, gelişmeye dayanan sıradan bir masal, o kadar. Yolculuğa ve yolun sonsuzluğuna inanırım, demek ki hâlâ yoldayım. Bildiğim tek doğru; Tiyatro yoksa ben de yokum. Her şey ama her şey bu cümlenin eşliğiyle yürüyor, koşuyor. Zirve yılları mı? Çok var daha, çok yol var.
 Yıldız Teknik Üniversitesinde Elektrik Mühendisliği bölümünden mezun olmuşsunuz. Sanat hayatına 1976 yılında Türkbank Çocuk Tiyatrosu  bünyesinde adım atmışsınız. Sizce oyuncu olmanın yolu önce tiyatrodan mı geçiyor? Çünkü ikisi bence çok farklı iş ve yetenek gerektiriyor. Siz her iki işi de yapmış birisi olarak bizlere tecrübelerinizi ve farklarını anlatır mısınız? Çeşitli okullarda tiyatro dersi vermiş usta bir oyuncu olarak, oyuncu olmak isteyenlere tavsiyelerinizi alabilir miyiz?  Hiç kimsenin biyografimi takip etmesini, taklit etmesini istemem, tavsiye etmem, çocuklarımın bile. Sadece duygusunu öneririm; aşk, tutku, çok sevmek, hayal kurmak. Oyunculuk sahiden bir ömür istiyor insandan, verebiliyorsan ne âlâ. Ülkemde eğitim sistemi genelde çok fena ama özellikle oyunculuk eğitimi trajik seviyede kötü. Bu öğütücü çarkın içinden sıyrılıp ortalama bir oyunculuk çizgisi yakalayabilenler mucize gerçekleştiriyor. Yapacak bir şey yok; ne olmak istiyorsan onunla ilgili eğitim sürecine kendini sokacaksın, oyunculuk da böyle. O eğitimi nasıl alacaksın, kimden, kimlerden? İşte burada saçma gelecek ama matematik devreye giriyor, şaka değil bildiğiniz matematik. Her durumda tek gerçek var; herkes oyunculuk yapabilir, oyuncular bile! Mühendislik eğitimi rahmetli babamı üzmemek için tesadüfen kendimi içinde bulduğum bir alandı, ilk adımı attığım andan itibaren orada da tiyatrodan başka hiçbir şey yapmadım. Yıldız Üniversitesi Oyuncularını bir arkadaşımla senelerce emek verip kurduk, yönettik ve sonunda gelecek nesillere devrettik. İşte bir gerçek daha; her yerde tiyatro yapılabilir, tiyatrolarda bile!
Oyunculuk hayatınızda hiç fırsatını bulamadığınız ama deneyimlemek istediğiniz bir rol var mıydı? Başkalarının hayal ettiği yüzlere rol oynadım, başkaları da benim hayal ettiğim yüzlerce rolü oynadı. Sonsuz bir çılgınlık bu. Rollerin de insanlar gibi bir kaderi var sanki. Son dönem en çarpıcı örneklerden biri, BluTv’deki 7Yüz/Büyük Günahlar projesinde oynadığım Aytaç karakteri. Yahut tiyatroda on yıldır oynadığım Alevli Günler oyunundaki Tarık karakteri, Ruhsar dizisindeki Mazhar karakteri vb. Bu roller benimle buluşana kadar kim bilir kimin evine uğradı, kapısını çaldı? Rol böyle bir şey esasen, dedim ya kendi menkıbesi var. Sorunuza net bir şey söylemem gerekirse, evet, daha yüzlerce rol var soframı şenlendirecek.Yaptığım, çabam; kapı çalındığında hazır olmaya çalışmaktan ibaret.
Bu mesleği bırakmayı hiç düşündünüz mü? Sizin için ne ifade ediyor? Bir de kariyerinizde bir kırılma anı oldu mu şundan sonra bu işte artık başarılı olduğuma inandım dediğiniz an hangisiydi? Hiç düşünmedim elbette, hem de hiç. Böyle bir duygunun hiçbir zaman diliminde bünyemde işareti dahi olmadı. Var olma, nefes alma biçimim bu. Zaten meslek mi değil mi tam emin değilim. Çocukluk rüyamı yaşıyorum, daha ne söyleyebilirim ki? Kırılma anları oldu sanırım birden fazla fakat isimlendirince diğer parçacıklara haksızlık oluyor, doğru da olmuyor çünkü bir kırılma olduysa, dönüm noktası yaşandıysa diğerleri hazırlayıcı oluyor. Dedim ya benim gibi yola, yolculuğa inanan biri için şu an önemli diye bir şey söylemek zor. Oyunculukta an çalışması vardır. Bir bütünün atomik parçacıkları gibidir hepsi o anların. Hepsinin birbiriyle ilişkisi, kopmaz bağı vardır. Kariyer ve kırılma anları inanın benim masalım da ufo muamelesi görür. Tanınmayan cisim!
En sevdiğiniz yerli ve yabancı filmler hangileri?   Big Fish (Tim Burton) yabancı film sıralamamda hep başlardadır. Çok sayabilirim, Il Postino, Godfather serisi, Das Leben der Anderen (Başkalarının Hayatı), A Seperation, Salesman vb. Yerli filmlerde Ömer Kavur sineması diyeyim bir kere, sonra Züğürt Ağa, Ertem Eğilmez filmleri, Takva, Kanun Namına, çok güzel işler var sinemamızda da. Böyle sıralamaya kalkınca yine çuvallıyorum, bana göre değil listelemek.
Oyunculuğun güzel ve zevkli tarafları var elbet. Ancak bu mesleğin zorlukları neler? Oyuncu olmak isteyenler kendilerini nasıl hazırlamalı? Zorluğu senden bir ömür istemesi, dediğim gibi, senden neredeyse sonsuz bir hikâye sunmanı beklemesi. Tabii ki bunu genel bildiğimiz anlamda zorluk olarak söylemiyorum. Meşakkatli bir yolculuk kastettiğim. Çoğu zaman birçok şeyden vazgeçerek adımlanan hem de. Pratik anlamında zorluk sadece yaşadığın topraklarla, içinde bulunduğun sistemle ilgili. Bu da herkesin zorluğu zaten. Oyuncu olmak isteyen mutlaka eğitimini almalı ki aşağı yukarı yirmi otuz yıl sürüyor. İyi insan olmak çabasıyla elele yürüyen bir eğitim bu. Sonra bilindiği gibi, okuyacak, çalışacak, çok sevecek, görecek, düşünecek, anlamaya çalışacak, kendini hırpalayacak, çelişecek, gelişecek. Daha ne diyeyim bilemedim! Ben keşfetmedim bunları, gördüğüm, tanıklık ettiğim şeylerin küçük bir özeti.
Meslekte birbirinden değerli bir çok an yaşamışsınızdır. Sizin için bunları bir sınıflandırma istesek en mutlu ve mutsuz olduğunuz anınızı bizimle paylaşır mısınız? En son çok mutluğum an; Üçü Bir Arada isimli oyunla yaptığımız Almanya turnesi. Ödenekli tiyatroların bile gerçekleştiremediği bir organizasyonu kendi çabalarımızla yaptık ve bence Avrupa’nın en güzel mekânlarından birinde seyirciyle buluştuk. Tek bir oyun oynadık ama ömürlük mutlu etti beni. Bunu taptaze ve özlem dolu bir yakın dönem mutluluğu diye anlattım sadece. Genel olarak geçmişe böyle bakmam. Oradaysam mutluyumdur sahiden. Ne yapar eder bir mutluluk oyunu kurarım. Bütün hatıralarımı çok severim samimiyetsizliği de değil bu. Elbete mutsuz olduğum anlar da vardır ama onları ustalıkla oyuna çevirdiğimi bilirim ve oyun oynamak sonuçta beni mutlu eder.
İlerleyen günlerde size gelen yeni film ya da dizilerde projeler var mı? Proje teklifleri gelirken en önemli kriterleriniz neler?  Salgın olmasa çoktan başlayıp bitireceğimiz bir proje vardı, sanırım haziran ayında başlayacağız çekimlere. Dijital kanallardan bir tanesi için hazırlanan güzel bir dizi. Sonrası için sinema ve tiyatro projeleri sırayla devreye girecek kısmetse. Bu beklenmedik olay sert bir fren yaptırdı ve projeler birikti. Usulca hepsi kaderini yaşayacak. Teklif ya da kişisel üretim tercihlerinde çoğunlukla bir hikâyenin peşine takılırım. Belki dürtü, belki başka bir şey tam bilemiyorum ama kriter diyebileceğim tek şey sahicilik.
Sizi biraz da gündelik yaşantınızla tanımak isteriz. Bu arada korona sürecinden nasıl etkilendiniz? Neler yaparak geçiriyorsunuz günlerinizi? Korona süreci beni ruhen çok da fazla hazırlıksız yakalamadı doğrusunu söylemem gerekirse. Keyif veren kontrollü bir izolasyonla,  hayatı kolaylaştıran bir sosyal mesafeyle yaşıyordum zaten. Neredeyse maske takmak üzereydim. Daha çok üretmeye zaman ayırdığım, günleri çok dolu ve işlevsel tükettiğim bir dönemdi. Bence uzun sürecek bir değişimin, dönüşümün ilk adımlarındayız. Maddi manevi hasarlı bir süreç bu ama natura bize bunu emretti resmen, yapacak bir şey yok. Evimdeyim, dikkatliyim ve olan biteni takip ediyorum. Şimdilerde biraz okuyup yazma konsantrasyonum zayıfladı ama normal bu.
Ayrıca sinema, dizi ve oyunculuk sektörü nasıl etkilendi? Koronadan sonra hangi adımlar atılmalı daha çabuk atlatabilmek için bu zorlukları? Yaşadığımız salgın bana göre en büyük darbeyi tiyatroya vurdu, vurmaya devam edecek. Kendi alanlarımla ilgili olanı söyledim yoksa tabii başka alanlar da var. Tiyatro’nun nefes darlığı çekeceğini düşünüyorum uzun süre. Elbette yine küllerinden doğacak ve insanoğlunun yaşam kaynağı olmaya devam edecek. İddia ediyorum; hiçbir toplum tiyatrosuna sarılmadan bu işin içinden çıkamaz. Bildiğim bütün gelişmiş ülkeler her anlamda sanatı ve sanatçıyı yeniden doğuşun tek anahtarı olarak tanımladı ve her türlü desteğe başladı. Üzücü ama bizde henüz tık yok. Bütün dağlar fare doğurmaya devam ediyor, çok acı. Bir tek seyirci hariç. Onlara sonsuz teşekkür ediyorum. Öyle bir ilgi gösteriyor ki sadık sanatseverler, güzel bir şeyler olacaksa yarın dediğimiz meçhulde, onlar sayesinde olacak. İyi, olumlu bir şey mi istiyorsunuz buyurun; küçük bir kitle olsa bile bu ülkede hâlâ umut veren bir seyirci var.
Son olarak sizi sevenlere ve SinemaPort okuyucularına neler söylemek istersiniz? Önce herkese sağlık diliyorum ve sonra telaş etmemelerini, doğanın sahici ritmine ayak uydurmalarını tavsiye ediyorum. Yüzyılların trajedisi bizlere denk geldi. İyiliğe, sonsuz iyiliğe inanıyorum. Belki de bir armağandır başımıza gelen kim bilir? Sevgi ve saygılarımla…
Röportaj : Mehmet Ali Kıcım - SinemaPort