Bizi Takip Edin

Pınar Gülkapan: Acil Bir Durumda Gemiden İlk Atılan Yükün Sanat ve İcracıları Olduğunu Anladık

Röportajlar

Pınar Gülkapan: Acil Bir Durumda Gemiden İlk Atılan Yükün Sanat ve İcracıları Olduğunu Anladık

Pınar Gülkapan, Sinemaport yazarlarından Alper Ergez ile ilk röportajını gerçekleştirdi. Detaylar haberimizde!

Yakında Gain platformunda “Ex Aşkım” projesine başlayacak olan Pınar Gülkapan Sinemaport yazarlarından Alper Ergez ile ilk röportajını gerçekleştirdi.

Merhaba Pınar Hanım, Oyunculuk hayatına nasıl başladınız? Bu mesleğe ilginiz ne zamandır var?

Mesleğe ilgi kavramını açmak gerekiyor sanırım, ama önce ‘meslek’ konusunda birkaç şey söylemem gerekiyor. Üzerine yüksek öğretim gördüğünüz, sizin mesleğinizdir ya, çok sevdiğim bir söz döner uzun yıllardır aklımda: ‘dünyada insan tipi yoktur, meslekler vardır kızım’ demişti hatırı sayılır biri. Oyuncu tip değil, meslek yaratır. İnandırır sizi. Ev hanımı olur, meslektir. Beş yaşındadır masaya çıkar şarkıcı olur, meslektir. Avukat olur, doktor olur ya da gazetecidir yetmez superman olur uçar, meslektir. Bilir oyunu, bilmelidir; resim, müzik, dans, tarih, matematik, biraz fizik, çokça insan bilmelidir. İlgi mi? insana ilgim başladığından beri, evet bu mesleğe ilgim var. Bu ilgiyi terbiye etmek için de oyunculuk üzerine eğitim ve öğretim alıp, İstanbul Devlet Tiyatrosu ile başlamış oldum ben de mesleğe.

Uzun yıllar tiyatro sahnesinde yer aldınız. Sizi sinema perdesinde izledik. Şimdi de televizyon ekranındasınız. Nedir sizce farkları ?

Benim için en büyük farkı, yönetmeninize, size tebliğ eden kişiye sorduğunuz soruların önceliğinin değişmesidir. Önemli bir farktır bu. Örneğin oturmak eylemi. Tiyatroda önce, neden oturuyorum? sonra, ne zaman oturuyorum? diye sorarsınız. İşin içine kamera girdiğinde, önce ne zaman oturuyorum? sonra neden oturuyorum? diye dönüşür soru. Basit ama bütün teknikleri değiştiren bir yer değiştirmedir bu. Oyuncu açısından, tiyatro ve sinema, elbette teknik farklarla birlikte, biraz daha yakındır birbirine. A’dan B’ye gidiş yolunuz bellidir. Karakter yolculuğu net ve bilinir haldedir. Seyirci açısından televizyondan en büyük farkları ise, seyircilerin bilet ve zaman bedeli vererek sizi izlemeye gelmesidir. Verilen bu bedel, karşılığında da en azından alınması gereken bir tatmin beklentisi yaratır seyircide. Zorluğu ve çekiciliği burada başlar tiyatro ve sinema yapmanın.
Televizyon ekranında (dizilerde) ise, A noktasını, yani karakterin nasıl, ne zaman, nerede başladığını bilirsiniz. Varacağınız B noktası ise mutlak sonsuzluktur. Oyuncu olarak her değişime açık, her dönüşüme hazır olmalı, ihtimaller ile kavga etmeden, ihtimaller denizinden şikayetçi olmadan yapmalısınız işinizi. Tabii bu sefer siz tası tarağı toplar, seyirciye gidersiniz. Hem de odalarına kadar. Bu topyekün ziyaret için de, sadece zaman bedeli talep edersiniz seyirciden. Bir ücreti yoktur sunumunuzun. Seyirciyle geçirilen her anda, seyirciden sizi sevmelerini ve kanalı değiştirmemelerini istersiniz. Mutlak sonsuzlukta, her evde olabilme ihtimali de televizyonun alameti farikasıdır.

Peki pandemi dönemi? Oyuncu olarak size ne getirdi, Sizden ne götürdü?

Maalesef pandemi çok net bir gerçeği yüzümüze bir tokat gibi çarptı: Sanat bir lükstür! Kapanan tiyatrolar, yapılamayan sahneler, gidilemeyen sinemalar, artık çok uzakta olan konserler… Adına ne derseniz deyin acil bir durumda gemiden ilk atılan yükün sanat ve icracıları olduğunu bir kez daha hatırladık pandemi sayesinde. Bu arada bir ‘drama’ oluşması için gereken bütün kavramları da tek tek yaşadık pandemide. Dört duvar çatışmayı getirdi, durum eylemsizliği doğurdu, uzun saatler sonunda kararlar verildi, sadece internetten de olsa bir şekilde eyleme geçildi. Ve işte: Büyük drama!!! Elbette internet demişken, örneğin tiyatro için konuşacak olursak, dünyada pandemi gibi durumlara hazırlıklı olan ya da yakalanan tiyatro toplulukları olduğunu da gösterdi bize internet. National Theatre, Schaubühne gibi. Onlar halihazırda tuttukları, bütün açılardan kamera ile kayıt altına aldıkları oyunlarını, dramalarını tek tek izlettiler bize. Umutlandık. Hayıflandık. Hayran olduk, bazen de biraz kıskandık. Bunlarla birlikte bir kez daha ve bir kez daha sanatın bazen de lüks olmadığını çırılçıplak halde görmüş olduk.

Son olarak, hobileriniz, ilgi alanlarınız var mı ?

Bu meslekte hobileriniz zamanla işinize ya da işiniz hobilerinize dönüşüyor ister istemez, Her oyuncu gibi güzel şarkı söylemek için ayrıca aldığım bir şan eğitimi var. Doğru duruş sergilemek için uzun yıllardır yaptığım bale var. Devlet Tiyatrosu oyunlarından kalan kılıç ve kata kullanımı var.. Aslında bütün bunlar, gerektiği ana kadar hazır ve diri tutulan, istendiğinde masaya konan ve hobi olmaktan çıkan oyun kartları sadece.

İnternet demişken, son zamanlarda neredeyse her evde olan dijital içerik izleme platformları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Dizi, sinema, belgesel, tiyatro gibi farklı alanlarda dijitalleşmeye gidilmesi bana ,nerede olursak olalım, bulunduğumuz noktadan, dünyanın herhangi bir noktasına Hubble Teleskop’u ile bakıyoruz hissi veriyor. Bir ülke seçiyorsunuz ve o ülkeye ait hayat damarından, sanatından birini seçip ,hem de dil seçenekleri ile, izleyebiliyorsunuz. Büyük bir kavuşma bu. Büyük bir başkaldırı. Büyük bir rekabet. Rekabet ile gelen ülkelerin hem kendi aralarında, hem de kendi içlerinde oluşan izlenme savaşları. Bir İspanyol dizisi dünyanın diğer ucunda, afişi baskılı t-shirt satar hale gelebiliyor mesela. Biz de rekabetin şartlarını giderek öğreniyoruz sanırım. Kamera önü ya da arkası ya da yapım olarak dünya ile yarışır hale geliyoruz. Önemli olan ilerlemek değil, yolda olmak der şair. Yoldayız. E daha ne olsun!

Peki dijital platformda yayınlanan bir işte yer almak ister misiniz?

Dijital platformların büyük bir kısmı ‘reklam yok, ama ücret var’ stratejisi ile çalıştığından, ödenen bedelin bir karşılığı olarak otosansürü olmayan, daha özgür konuların işlendiği içerikler bulabiliyorsunuz. Benim için, bir oyuncu olarak; fark, bakışa bir açı daha getirir. Her bakış açısı bir tuğla daha koyar temele. Kim oturduğu binanın sağlam temeli olsun istemez? Hele ki bizim gibi deprem bölgesi üzerine kurulmuş bir yerse. Haliyle kim dijital platformlarda yer almak istemez?

Sinemaport ile ilgili düşüncelerinizi sorsak? Neler söylemek istersiniz?

Port kelime olarak, Türkçe karşılığı ‘liman’ olan bir kelime. Bütün uçaklar nasıl ki havalimanına bir şekilde uğruyorsa, sektörümüzde her yapılan iş de, bir şekilde sinema limanına uğruyor. Uzun süredir takibimde olan bir internet sitesi olmakla beraber, böyle geniş pistleriniz olduğu için, bütün trafiğe karar veren kule’nizin çok iyi çalıştığı için hepinize bir kez daha teşekkür ederim.

Röportaj: Alper Ergez / Sinemaport

Alper Ergez

Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi İşletme Bölümü ve Başkent İletişim Bilimleri Akademisi Spikerlik Sunuculuk ve Diksiyon Bölümü mezunuyum. Ritüel sanat merkezide kısa süre kamera önü oyunculuk eğitimi aldım ve halen eski TRT spikeri ' Fulya Ergüneş 'ten televizyonculuk, diksiyon ve artikülasyon eğitimi almaya devam etmekteyim.

Daha Fazla : Röportajlar

En Üste